2 07 2014

Gizemli eller, şehirler ve heykeller

“Anneye anlatır gibi anlatalım” fikrinden hareketle yola çıkıveren köfte heykeli demişler, çok iyi etmişler. Heykelimiz İnegöl dolaylarından. Yerden birdenbire, öylesine, hiçbir uyarı olmadan pat diye beliriveren sahipsiz eller serisine ilk örneğimiz olsun bu heykel.

Ancak önce dev bir açıklama yapmam gerekiyor: Sizlere bugün blog aleminde en çok ama en çok sevdiğim blogdan söz edeceğim: Şehir Heykelleri

Daha doğrusu, onların çabalarıyla oluşan şehir heykelleri koleksiyonundan alıntılar yapıp, memleket insanının heykel denince ne anladığını, ne anlamaya çalştığını ve şu yerden bitiveren gizemli ellerle ne gibi bi derdimizin olabileceğini anlamaya gayret edeceğim.

Memleket ve heykel denilince hiç kuşkusuz aklımıza ilk olarak Atatürk heykelleri gelir. Tamam gelsin zaten, itiraz edecek halde değilim. Heykel sanatıyla hiçbir ilgisi olmayan medeniyetimizin Atatürk heylelleri ile sanata genel anlamda bir merhaba demesi ve oralarda bi yerde kalması bu algıyı yaratmış ve elleriyle beslemiş olabilir. Ancak algının tepe sersemi olmasına yetecek kadar zaman su gibi akıp gitmesine rağmen, ortaya heykel diye ya neyse bi şey demiyorum diyemiyorum heykellerinin çıkması.. işte bu, her tür algıyı döver. Döver evet, çünkü bunların başka bir açıklaması olamaz.

 

Bir başkadır benim memleketim ve heykelleri deyince, dikkatimizi bir de, öyle de doğrucu, doğrudan, buz gibi gerçekçi ve elma deyince elmayı burnumuza uzatmacı bir sanat anlayışının neferleriysiz temalı eserler çekmeli. Karpuzumuz mu meşhur? Buyurun karpuz. Kavunumuz mu pek bi tanınıyor? Buyurun boy boy, hacim hacim kavun. Işıklısı ışıksızı bile var. Korkma kavun akımı bi nevi.

 

 

 

Biberler, çeşit çeşit meyveler , meşhur kediler, horozlar, eşekler ve hatta kervan olmuş develer, köpekler, hindiler vs vs.. Yurdun dört bir yanına yayılmış ne diyorsak o konulu çalışmalar. Baston ve böbrek bile var. Evet var.

 

 

 

 

 

 

Şimdi gelelim boşlukta beliren ellerle olan imtihanımıza. Şehir Heykelleri’nde şöyle bir yorum yapmışlar mevzuyla ilgili: “Türkiye’deki el ve heykel ilişkisini çözebilen biri çıktığında, birçok heykelin gizemi de çözülmüş olacak.”

Bir an için kafalarımızı her tür işten, düşünceden arındırıp şu eller konusuna odaklanalım. Neden hemen her şehrimizin bir ya da birçok yerinde topraktan eller fışkırıyor? Neden heykel kabulümüz, sonsuza kadar bedenini aramaya mahkum edilmiş ellerin insafına terk edilmiş?

 

Ne anlamaya, ne anlatmaya çalışıyoruz? Hayal gücümüzün misal kedilere kendilerini pek bi alim hissettirecek kıvamda olduğunu mu? Ya da değerimizin yüzyıllar sonra ancak anlaşılabileceğini mi? Bedensiz ve kafasız ellerin bizim gelmişimizde ve geçmişimizde çok özel yerlere sahip olduğunu mu? Hayatlarımıza bodoslama dalan bütün elleri işte böyle böyle saygıyla andığımızı mı?

 

 

 

 

 

Derdimiz nedir, sınavımız nedir? Soyutlama yeteneğimiz çocuklar gibi, yani yok hükmünde. Ergenliğe bile girememiş daha. Ne anlatmak istiyorsak, onu almış öyle GÜM diye kondurmuşuz kaidesine. Kavunsa kavun, fıstıksa fıstık, köfteyse köfte.

 

Bir de nerden başlasam nasıl anlatsam akımına dahil heykeller var ki, işte onlar için ancak anlatılmaz, anlaşılmaz, öyle bakakalırsın ardından diyebiliyorum, en kalbi duygularımla.

 

 

 

 

 

 

 

Gündemden kopmadan son bir eller eller eller heykeliyle bitiriyorum mevzuyu.

 

 

“Kimse kusura bakmasın heykeli"

 

 

Kalıntılarımıza ulaşanlar "betona tapanları bulduk" diyecekler

“Niye cennetimi cehenneme çeviriyorlar?” diye sormuş Alman mühendis. Gökçeada için söylüyor bunu, siz isterseniz bütün memleket için alın, söyleyin.

Gökçeada’nın akibetine düşünülmüş çok kârlı projenin adayı kısa zamanda Lost adasına çevireceğini anlamak için öyle fazla bir hayal gücüne ihtiyaç yok. Gözlerimizi kapatıp, kekik kokulu sakin adanın kaybolup, yerine, sintine arıtma tesisiyle huy değiştirmiş başka bir adanın geldiğini görebiliriz. Bir anda olmayacak elbette bu değişim, zaman içinde geldim geliyorum bak diye diye olacak. Ve sonra alışacağız. Cehenneme çevirdiğimiz tüm cennetlere alıştığımız gibi.

Mevzuyu Gökçeada ile sınırlandırmaya niyetim yok, Gökçeada, yüzlercesi arasında sadece yeni bir örnek. Datça imara açılıyordu en son, Adalar açılıyordu. Ve hatta, Ayvalık’ta tam 22 ada imara açılıyordu. Ne kadar cennet varsa, bizim beton cehennemlerimize dönsün diye tek tek elden geçiyordu.

İlerde bir gün arkeologlar medeniyetimizin kalıntılarına ulaştığında betondan başka bi şey bulamayacaklar. Antropologlar, antik beton denizlerine bakıp bakıp diyecekler ki “bunların alayı betona tapıyordu zaar.”

Devasa beton tapınaklar yaptıklarımızı düşünecekler. Herkes gücüne göre bir beton tapınak dikmiş herhalde diyecekler. Ama en heybetlilerini, doğanın en güzel olduğu yerlere yapmışlar, bunlar asıl tapınaklarıydı galiba diyecekler. Ormanlarda, göl ve deniz kıyılarında, heybetli dağların yamaçlarında, tepelerinde, en güzel şehirlerin kalbinde.. her yerde boy boy beton yığınları bulacaklar. Hatta belki, bizim medeniyetimizi tarihe, çok ama çok dayanaklı betonu bulan ve insanlık alemine dayanaklı beton katkısı sunan acayip bir medeniyet olarak yazacaklar.

500 yıl dayanan çimento notu: Özellikle yeni yapılan büyük camilerde, misal Ataşehir Mimar Sinan ya da Çamlıca’da yapılan devasa cami gibi, bunlarda 500 yıl dayanaklı çimento kullanılıyormuş. Ancak bir Marmaray olsun ya da 3.köprü olsun, onların çimentosunun ömrü 120 yıl. Yani sonuç olarak hakikaten ileride bir gün kalıntılarımıza ulaştıklarında hem dine verdiğimiz önem, hem de betona verdiğimiz değer ile anılacağız. Muhtemelen bu ikisini birleştirip evet yahu başka bi açıklaması yok bu işin, bunlar betona tapan insanlarmış diyecekler.

Cennetleri betonmuş, cehennemleri doğaymış diyecekler. Nerede bir güzelim doğa parçası görseler, nerede bir doğallık sadelik görseler, dinlerine küfür kabul etmişler diyecekler.

Varsın desinler, ne gam. İNANCIMIZAA SAYGII DUYMAYIII ÖĞRENSİNLEERR! 

26 06 2014

Plaj hadsizi

Plajda güneşlenirken sakallı şalvarlı sarıklı bir adamın yanıma gelip “örtün ey kadın!” dediğini düşündüm. Bir an için o haberin kumsalına gittim ve, şu hadsiz, senin yanına gelip had bildirmeye kalksaydı ne yapardın dedim.

Cevap: Yürü git! derdim. Yaşına başına aldıracak değilim, umrumda olmazdı. Sakin de kalamazdım muhtemelen. Yapabileceğim tek bir şey olurdu, yürü git demek. Çünkü kendimi tacize uğramış hissederdim. Hem de ağır tacize.

Nasıl bir hakla, kendini benim özel alanıma dahil edip rahatsız edebiliyorsun?

Soru çok basit değil mi? Ve bunun dinle imanla inançla falan bir ilgisi yok. Adam hayat sigortası da pazarlıyor olsaydı, alacağı cevap aynı şey olurdu: Yürü git be adam!

Ne var bunda canım, dede dinimizin gerekleri konusunda efendi efendi fikir beyanında bulunmuş. Zorlamamış, bi şey yapmamış, sadece dinimiz örtünün diyor diye kadın kardeşlerine hatırlatmada bulunmuş. Hem malum cehennem o plajdan çok daha sıcak olacak, dedeyi dinlemek de fayda olabilir diye savunanı çıkar mı acaba?

Çıkmaz mı, hiç çıkmaz olur mu? İlla ki çıkar. Çünkü biliyoruz ki, düşünce ve ifade özgürlüğü sadece “dinimiz” için geçerlidir. Kendine Müslüman diye bir tabir varsa bu memlekette, boşuna değildir. Hatta işler öyle şenlikli bir hale gelmiştir ki, mevzu artık sadece “dinimiz” de değildir, “mezhebimiz”dir. Dayatmaların, baskıların ve hazır ramazan geliyorken ve mübarek ayda yine plajları dolduracak bazı kadınlar varken….  Hayır, bu kaçırılacak bir fırsat değildir. Elbette çıkar. Çünkü biz inancını herkese dayatmayı marifet bilen hadsiz insanların kuşatması altındayız.

Özellikle “biz” diyorum. Bir parça serin düşünürsen bence sen de “biz” dersin dindar kardeşim. Bu sınır tanımaz, kırmızı çizgi bilmez sarıklının yaptığını hoşgörmeye meylettiysen, iki kere düşünmeni dilerim. Çünkü niye biliyor musun? Çünkü bu, benim inancım en doğrusudur, benim inancımın gereği de en şahane din ve mezhep yorumudur insanlarının hadsizliğine bir gün sen de uğrayabilirsin. Bir gün sen de, bir densizin elini kolunu ve sopasını sallaya sallaya özel alanına bodoslama dalıp, seni taciz etmesine tanık olabilirsin. Benim plaj kıyafetime dilini uzatan, belki yarın senin örtünme şekline elini uzatacak. Belki senin plajlarda haşema ile boy göstermene karşı çıkacak. Çünkü had bilmezliğin, zorbalığın, densizliğin sonu yok.

Bir de şu var; o plajda sadece kadınlar taciz edilmiyor. Adamın yanında dolandırdığı küçük çocuk da taciz ediliyor. Aynı adam taciz ediyor yanındaki çocuğu da. Yanında gezdirerek, kadınları rahatsız ederken yaptığı saçma sapan işe çocuğu da alet ederek o çocuğu ağır taciz ediyor. Bu memlekette kadınların her yerde her zaman rahat rahat rahatsız edilebileceğini uygulamalı olarak öğrettiği için, o çocuğu çok ama çok ağır taciz ediyor.

Şimdi biraz eğlenmek istiyorum. Bu plaj tebliğcisi zat, bir de “Allah ve Resulu'nun istediği hanımefendi” diye bildiri dağıtmış. Bildiride hiçbir utanma arlanma belirtisi göstermeden yer alan bazı maddeler şöyle sıralanmış:

Hanım tesettürlü olmalıdır. 

Kadın çalgılı düğünlere gitmemelidir.

Yol ortasında insanların gezdiği yerlerde oturmamalıdır.

Fal baktırmamalı, zorunlu olmadıkça alışverişi kocasına yaptırmalı, kocasından izinsiz dışarı çıkmamalıdır.

Kaşını aldırması, saç ektirmesi ve estetik yaptırması haramdır.

Pantolon giymemelidir.

Yabancı erkelerle tokalaşmamalıdır.

Evde köpek beslemek haramdır.

İnce çorap giymemeli, terlikle gezmemeli, müzik dinlememeli.

Şimdi bu maddelerin her birine gayet itinalı, ayrıntılı ve mükemmel ötesi bir yürü git be adam! dedikten sonra, madem bu işler artık bu kadar kolay, o vakit ben de bu kafanın insanları için bir bildiri hazırlarım, aha buradan da alayına tebliğ ederim diye düşünüyorum.

Kadın düşmanları evlerinden çıkmamalıdır.

Yanlarında velileri ya da vasileri varsa oda değiştirebilirler. Ancak hiçbir koşul altında evlerinden insan içine çıkmasınlar.

Kaşlarını aldırmasınlar, yoldursunlar. Kaş yoldurmak benim inancıma göre çok sevaptır. Beyleri kaşlarını yoldurmaya davet ediyorum.

Sokağa çıkan kadın korkağı beyler duvar diplerinden yere baka baka yürüsünler. Kafalarını kaldırıp ne kadına ne erkeğe ne kediye ne de köpeğe baksınlar.

Çocukları her türlü taciz etmekten hemen acilen vazgeçiyorsunuz. Özellikle, yok sünnettir, yok fıtrattır diye diye el kadar kız çocuklarını eş diye almıyorsunuz, kızlarınızı babası yaşındaki adamlara eş diye vermiyorsunuz.

Vs.. vs.  Haa pardon bir de, elinize tef alıp sabah akşam çalıp oynuyorsunuz. Kadınları mal olarak gören bütün insanlar için geçerlidir bu. Şıkır şıkır oynayın. Hem çalın hem söyleyin.

Başka bi emrin var mıydı notu: Hadsizlikte sizinle yarışamam, o bakımdan, hayır başka emrim yok. 

13 06 2014

İlkokul çocuklarına GELİN olma eğitimi

Öğretmenlere rehber olsun diye kitaplar hazırlanıyormuş, bunlardan biri de Sosyal Bilgiler dersi için hazırlanan rehber kitapmış. İLKOKUL 5.SINIF çocuklarının gördüğü Sosyal Bilgiler dersi için.

Bir varmış bir yokmuş. Memleketin birinde daha ilkokul 5.sınıfta okuyan kız çocuklarına nasıl GELİN olunacağını talim yaptırarak öğretilmesine rehberlik eden kitaplar varmış.

Yeminle anlatılacak gibi değil, lütfen şuradan haberin ayrıtılarına bi bakın. Sonra gelin birlikte saç baş yolalım.

Şu nedir misal? :

“- Kız öğrencilerinizden birine gelin  rolü veriniz.

- Diğer kız öğrencileriniz, bölgenize ait ya da ders kitabındaki (s.40) kına türküsünü seslendirsinler.

- Gelin olan öğrencinizin başına kırmızı yazma örtünüz. Öğrencilerinizden kına türküsü söylenirken gelinin eline kına yakılmasını canlandırılmasını isteyiniz.

- Kına gecelerinin genellikle gelin olacak kızın evinde kaldığı son gece yapıldığını, bu gecelerde yöresel kıyafetler giyildiğini belirtiniz.

- Erkek evinde de erkek kınası yakıldığını söyleyiniz.”

Başka bir emriniz var mı? Kafayı böyle tek tek yediğiniz yetmiyormuş gibi hep beraber daha katmerli delirelim diye bir de rehberlik mi yapıyorsunuz?

Bu ne peki:

“- Öğrencilerinize, kınanın gelin olacak kızın yeni evine bağlı kalacağını sembolize etmek üzere yakıldığını, gelinin evinin ve kocasının yoluna gerekirse kurban olacağının vurgulandığını söyleyiniz.”

Nasıl öldürüleceklerini de öğretecek misiniz? Temsili bir namus davası düzenleyin misal. Sonunda gelin intihar etsin? Etmiş gibi göründüğünün de altını çizin ki bi yanlış anlaşılma olmasın. Yani sonuçta bunlar kurbanlık koyun. Bildiğiniz mal.

Öldürülen her kadının kanı ellerinize bulaşır, delirdiniz mi? Her çocuk gelinin ahı boyunlarınızdaa.. aman bee, sanki bilmiyorsunuz, ben de ne söylüyorum.

Yok yahu hakikaten biz çok fena bir yoldayız. Şerre, kötülüğe çalışıyor kafalar. Nasıl kıyıyorsunuz o çocuklara? Bu neyin kafası, DELİRDİNİZ Mİ? Hayır çok merak ediyorum bu rehber kitabını hakikaten rehber kabul edecek öğretmen var mı bu memlekette? O kadar battık mı, o kadar umutsuz vaka olduk mu?

Çok rica edeceğim, bunda bir masumiyet, bir ama, bir o aslında öyle değil, aramayın. Bahane bulmayın, temize çekmeyin işte adetlerimizi öğtetiyorlar meh meh diye.

Batsın gitsin o adetler gelenekler görenekler. Kurban olacaklarmış evlerine kocalarına. Siz bi kurban olun önce. Buyurun önden siz kurban mı oluyorsunuz ne oluyorsanız olun, düşün çocukların yakasından.

IŞİD ile Cehennem'in kapıları

Ortadoğu için naif naif çıkarımlar okumlamalar analizler ve akabinde çok sevimli sentezler yaptım:

“Ortadoğu, karanlık çağlar ile alacakaranlık kuşağı arası bi yerde takıldı kaldı galiba. İslam'ın bitmek bilmeyen Ortaçağ'ı da olabilir. Ayrıca, 'İslam bu değil' ile 'manyak mısın tam olarak bu' arasında bi yerde insanların kabusu olmaya devam ediyor. Sonuç olarak bir kabus. Rezalet bi karabasan.. hatta gayet güzel bir cehennem. Kadınlar için beşle çarpılmış cehennem.”

Sonra ne oldu bilmiyorum birden gözümde devasa ve simsiyah kapılar belirdi. Çok fazla fantastik kurgu okuyup izlemekten sanırım, bir an devleri, Orkları falan göreceğimi sandım ama öyle olmadı. O kapkara dağ gibi kapıların ardında kafa kesen insanlar vardı. Şimdi böyle sakin sakin kafa kesen deyince  pek bir şey ifade etmiyor değil mi?

Twitter’da birden bire uyarısız destursuz karşıma çıktı kesik kafalar. Takip ettiğim biri almış takip ettiği birinden, buyurun öyle kafa kesen demekle olmuyor, görmek lazım diye takipçilerinin görüşüne sunmuş. Görmek zorunda kaldım. Mecburen pat diye gördüm. Bana sorsalardı, merak edersem arar bulur görürüm diyecektim ama soran olmadı.

Böylece o kapıların ardındaki varlıklar hakkında daha kapsamlı fikir sahibi olmuş oldum. Neye yaradı diyorsanız, bilmiyorum. Bir İŞİD canlısı ve önünde kesik kafalardan oluşmuş sergisini görünce sinirlerim bozuldu haliyle. Hiç gocunmadım, asıl bozulmazsa nooluyor la niye bozulmadı ki sinirlerin diye düşünürdüm.

Bunları niye anlatıyorum, onu da bilmiyorum. O cehennemin kapılarını gidip elleriyle açtılar bize. Cehennemin yoluna taş döşediler, ateşini harladılar, şimdi de kanırta kanırta araladıkları kapıyı sonunda açtılar.

Yanılan ben olayım diyorum.

Aklınıza, kafanıza mukayyet olun.

8 06 2014

Haluk Bilginer Erdal İnönü şok ses kaydı!

Herkes söylüyor, ben de söyleyeyim: Madem birçok insandan zaman içinde alınan ses kayıtlarından hece hece birleştirerek bütünlüğü bozmadan, anlamlı ve hatta sese korku, tedirginlik, öfke vb. duyguları da vererek bir montaj yapmak mümkün, TÜBİTAK hemen böyle bir montaj hazırlasın. Kiminle ortaklık yapıyorsa yapsın, kimden teknik destek alacaksa alsın ve bir an önce kolları sıvasın. Yıllardır sesleri kayda alınmış insanlardan bir seçme yapsın ve bizlere on dakikalık bir hayali konuşma dinletsin.

Televizyon ve radyo arşivlerinde, gelmiş geçmiş bütün sanatçıların, ünlülerin, siyasilerin, tanıdık bildik hemen herkesin sesi var. Madem bir kaydın hece hece montajlandığını anlayacak teknolojiye, imkana sahipler, madem böyle bir şeyin sadece teknik olarak mümkün olabileceğine değil, konuşan insanların, konuştukları mevzuya göre seslerine yansıyan duyguların da montajlanabileceğine kaniler, lütfen çok rica ediyorum, bizlere bunu örnek bir ses montajı yaparak kanıtlasınlar.

Yoksa misal Alo Fatih kaydında olduğu gibi gerçekliği Başbakan tarafından “evet aradım” diyerek kabul edilmiş kayıtların bile yalanlamasını yaparken iki kere düşünsünler, çünkü düştükleri durum komik bile değil. Ha ama yok o kayıt gerçekti ama işte bu evdeki paraları sıfırlama kaydı hece hece montajdır diyorlarsa, o zaman evet biraz komik olabilirler.

Memlekette bilim yok, biat var. Bu memlekette artık anlı şanlı bilim kurulları bile bağımsız değil, özgür değil. Bağımlılığın olduğu yerden gerçek çıkar mı?

Ben şimdi buraya hemen şimdi aklıma gelen bir diyalog yazıyorum. Alın bunu alın alın vee hece hece montajlayın. Metne sadık kalın, parantez içinde tarif ettiğim duygulara özellikle sadık kalın. Kullandığım kelimelerin bazıları örnek kişi olarak seçtiğim insanların ses arşivlerinde bulunmayabilir, zaten  sizler de o yüzden hece hece montaj yapılmıştır demişsiniz, e tamam o zaman, kesin biçin heceleri ve ustaca yapıştırın, ortaya bu konuşma çıksın. Buyurun yapın, dinletin bize.

Haluk Bilginer: Hemen yarın yapalım diyorum. (Heyecanlı) Evet evet çok az vaktimiz kaldı! (Heyecan ve korku)

Erdal İnönü: Halukcum lütfen sakin ol. (Sakin) Ben arkadaşlarla bugün bir daha konuşacağım, hazır olur olmaz sana haber veririm.

Haluk Bilginer: Hayır! (Panik) Erdal bey anlamıyorsunuz, bu işin bekleyecek hali kalmadı! Peşimizdeler diyorum neden anlamıyorsunuz! (Korku, panik ve biraz öfke)

Erdal İnönü: Yok canım. (Gülerek) Daha da neler sevgili Haluk, daha da neler, nereden çıkarıyorsunuz bunu? Dün konuştum ben kendileriyle, ‘öyle bir niyetimiz yok’ dediler.

Haluk Bilginer: (Bağırarak) Yalan söylüyorlar yalan! Nasıl inanırsınız onlara Erdal bey nasıl! Bu canlılar kalkmış bilmem kaç ışık yılı uzaktan gelmişler (sesi titrer ve kekelemeye başlar) bunu mu yapamayacaklar? Bu nu mu bunu mu bunu mu..

Erdal İnönü: Sakin olun, lütfen ama.. (sesini alçaltır) Sakin olun lütfen bağırmayın, bir duyan olacak Halukcum lütfen. (İkna edici) Haydi gelin buraya yüzyüze konuşalım..

Haluk Bilginer: (Panikle bağırarak) Yüzyüze mi!? Erdal bey siz ne söylediğinizin farkında değilsiniz! Peşimizdeler diyorum! Hepimizi tek tek alıp dönüştürecekler! Hepimizin kanıyla geniyle uğraşacaklar.. (duraksar) hatta belki..

Erdal İnönü: Haluk bey, ne olur biraz sakin olun. Bakın ben yılların bilim insanıyım, fizikçiyim, biraz anlarım bu işlerden. Lütfen ama.. yok böyle bir şey, mümkün değil. (Merhametli) Sizin biraz kafanız karışmış sadece.

Haluk Bilginer: (Fısıldayarak) Kafam mı karışmış? Hayır hayır.. kafası karışan sizsiniz. İnanmayın o yaratıklara Erdal bey. Onlar buraya Amerika’dan gelmediler, uzaydan geldiler. Andromeda galaksisinden geldiler. Halikimu gezegeninden geldiler. (Sesi incelir, yalvarır) Neden bana inanmıyorsunuz, neden?

Erdal İnönü: (Yılmış) Peki.. peki Halukcum. Sen şimdi olduğun yerde kal, ben bizim arkadaşlardan (Alaycı) ‘değiştirilmemiş’ arkadaşlardan iki tanesini sana yollayacağım, alacaklar seni, buraya getirecekler. (Sakin, merhametli) Hiç merak etme Haluk, sen hiç üzülme olur mu, her şey düzelecek..

Haluk Bilginer: (Korku, panik ve öfkeyle bağırarak) HAYIR!! Şimdi anladım ne olduğunu! Evet evet şimdi anladım! Sen de onlardansın! Seni de dönüştürdüler değil mi ha! Sen de artık onlar gibisin! Hayır hayır yakalayamayacaksınız beni. Size teslim olmayacağım! Hepiniz uzaylısınız zaten. Hele sen! Hele sen! Ah tanrım nasıl anlayamadım bugüne kadar! Uzaylısın sen! Uzaylı!

Erdal İnönü: (Şaşkın, yanındaki biriyle konuşur gibi) İşte bu hiç olmadı. (Fısıldar) Anlamış.. hı ı evet. Yapacak bir şey yok, adam çözmüş işte. Evet evet. (Telefona dönerek, kızgın) Haluk yeter artık! Kaçacak yerin yok, haklısın! Hiç kimse kaçamayacak zaten! Bu oyuna bir son vermenin vakti geldi artık! Muhhahhaaa..(Çok fena gülerek)

Haluk Bilginer: (Telefonun düşme, çarpma sesi ve koşan bir insanın ayak sesleri)

 

Bekliyorum efenim, kolay gelsin.

6 06 2014

Hep Kuantum bunlar

Kardeş Payı’nı çok seviyorum. Çok sevmemin bir nedeni de bölüm başında yayınladıkları kısa animasyonlar. En son Vecihi Hürkuş’u anlatmışlardı, izlerken üzüntüden öfkeden söylendim durdum, zaten bölüm sonu da beter geldi, neye söylendiğimi unuttum.

“Sayılı deneylere ev sahipliği yapan İÜ Kuantum Teknolojileri Laboratuvarı, sorumlu hocaya ceza verilip kapatıldı. Projeler askıya alındı. Araştırmacılar kapı dışarı edildi.”

İşte bunu okuyunca neye öfkelendiğimi, neye dellendiğimi hatırladım. Aradan yıllar yıllar geçiyor, ayarsızlığını sevdiğimin memleketinde bi nane değişmiyor. Bilimle, bilim insanıyla alıp veremediğimiz nedir yahu? Neden –hem de onca para ve emek verip inşa ettiğimiz- bir laboratuvarı “ceza” olsun diye kapatıyoruz?

Böyle ceza mı olur, böyle acayip iş mi olur? Kime ceza veriyorsunuz ki? Asıl cezayı alan memleket değil mi? Hayır sonra en eğitimlisi ota böceğe “ay ama kuantum hep bunlar şekerim” diye açıklama getiren insanlardan oluşmuş, fena halde acayip bir memlekete dönüşünce.. aman neyse, toparlayamadım, toparlamak da istemiyorum açıkçası.

“Dünyanın ender laboratuvarlarından biri olan Kuantum Teknolojileri Laboratuvarı” 2012 yılında 6 milyon lira harcanarak kuruluyor ve iki yıl sonra atıl bir halde bırakılıyor, “çalışma ofisi” olarak kullanılacağı söyleniyor. Ne çalışılacak peki? Bu gidişle dünya medeniyet tarihine en acayip işleri yapan ülke olarak kaydımız düşülecek. Buna sıra gelene kadar daha neler var diyebilirsiniz ama bence, başka bir tanım bulamadığımdan ACAYİP dediğim gereksiz işler konusunda elimize su dökeni pek çıkmaz.

Vecihi Hürkuş için söylemişler ya hani “bu ayıp da bize yüz yıl yeter” diye, hah işte o ayıplardan bizde o kadar çok var ki, dünyaya yeter.

O kadim sözle bitireyim ben de, ne desem bilemedim çünkü.

“Bu dünyada yapılan hiçbir iyilik cezasız kalmaz.”

 

 
 
 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...