23 10 2014

Beynimizin %90'ı ne işe yarıyor?

Öylesine yazıyorum, kafa boşaltmak için.

Ay aman çok mu doluydu kafan notu: Meh.

Diyelim ki çok ama çok uzak bir galakside büyük bir uygarlık var. Bilimde, teknolojide, tıpta ve daha birçok şeyde aşmış canlılar bunlar. Neye benzedikleri çok önemli değil ama ben insanlara biraz benzediklerini düşünmek istiyorum. Belki fazladan birkaç gözleri ya da elleri falan olabilir. Gerçekten, hiç önemli değil.

Bu canlılar o kadar gelişiyorlar, o kadar gelişiyorlar ki.. sonunda ürettikleri bilgiyi, yapıp ettikleri her şeyi ve hatta bazı mucizeleri koyacak yer bulamıyorlar. Bilgisayarlar, türlü çeşitli depolama alanları fayda etmiyor. Çünkü bilgi çok fazla ama yer çok az.

Şimdi burada bir mola verip canım bi tanem Battlestar Galactica’yı özlem ve minnetle anıyorum. Evet, elbette böyle bir güzellikten esinleneceğim: Bu canlılar robotlar yapıyorlar. Zaten yaptıkları ve tepe tepe kullandıkları robotlardan daha farklı robotlar yapıyorlar ve adını da insan koyuyorlar. Sonra bu insan evladına, uygun ve gözlerden uzak bir yuva buluyorlar, o da bizim Dünya’mız. Tamam, buraya kadar ilginç bi durum yok. Ama belki bundan sonrası ilginizi çeker.

Bizler, beyinlerimizin %10 kadarını kullanabiliyormuşuz. Tamam bunun bir mit olduğu kanıtlanmış galiba ama, zerre önemli değil, çünkü ben mit kısmıyla ilgileniyorm. Evet. Yani, geriye kalan %90’ın ne işe yaradığı meçhul, buradan devam edelim, bağzı mitler güzeldir. 

Beyin zaten acayip bir organ. Kapasitesi hakkında bi ton şey söyleniyor ama sanırım en kayda değeri, kayıt alanının çok fazla olması. Alıyor, işliyor, ayırıyor, kaydediyor, gerektiğinde bulup çıkarıyor ya da uykuya yatırıyor. Hatta bazen siliyor vs vs. İşte bu muazzam organın (ki buna artık makine diyebilirim) işte bu muazzam makinenin %90’ı anladığım kadarıyla bekliyor öyle. Ya da biz öyle sanıyoruz? Belki de tıka basa dolu o %90?

Belki de bizler, o devasa uygarlığın bilgilerini depoladıkları makineleriz. Hayır şunu demiş olabilirler: “Tamam, bu robotlara yaşadıklarını sanmaları ve yaşam belirtilerini sürdürmeleri için %10 yeter de artar bile. Geriye kalan bizimdir, olee!”

Böylece bizler birer depolama alanı olarak sağlam bir işe yaradığımızı bilmeden kendi yağımızda kavrulup gidiyoruz. Öyle çok kontrol edildiğimiz de yok. Üreyebiliyoruz ve depolamamız gereken her ne varsa, bizlere bi takım dalgalarla yollanıp duruyor. İnsan çok, yer çok ve o dev uygarlığın artık kafası rahat. Bilgileri bizler de kuşaktan kuşağa aktarıyoruz hiç haberimiz olmadan. Eğer bir gün coşup kendimizi toptan yok etmeye kalkarsak, yaratıcılarımız bir çaresine bakarlar artık. Yazık günah onca emeğe ve depolanan bilgiye.

Peki neden insan bu kadar salak derseniz, neden birbirini kesmenin her gün yeni bir yolunu buluyor derseniz, neden aklı başında robotlar gibi sakin sakin yaşamıyor da, yaratıcısının amacını riske atacak işler yapıyor deseniz, ben de size işte o %10’un marifetidir bunlar derim. Çünkü kontrolü tamamiyle bizlere, insan makinesine bırakılan o beyin parçası, belki de omuzlarında taşıdığı muhteşem yük altında eziliyordur derim. Belki de, arada bir %90’dan diğer %10’a sızıntı falan oluyordur? Belki gaipten duyulan sesler, ilhamlar ve içe doğmaların sebebi hikmeti budur. Ya da muazzam buluşların, hayal gücünün?

Bu alemde ne işe yaradığımızı düşünürken (evet arada bir düşünüyorum böyle saf saf) aklıma geldi, belki daha önce başkalarının da aklına gelmiştir, bilemiyorum. Belki de benim kafada bir kaçak var. Hahaa bu daha güzel oldu şimdi, şeye benzedi hatta: “Delirmeden önceki son sözler!”

17 10 2014

Perihan Mağden ve hepimizin cehennemi

Perihan Mağden ne yazmış öyle? Tamamını okuyana kadar birkaç kere bırakmak zorunda kaldım. Hayır, duyar abidesi falan değilim, yazıyla kapışmaya başladım sadece. O bir söylüyorsa ben iki söylenmeye başladım ve sonunda sinirlerim bozuldu, bıraktım.

Yazı burada, okumak istersiniz belki.

Münevver’in takma uzun tırnakları varmış, fakir bir kızmış, Bebek’lerde takılıyormuş. Cem ise bir garip oğlan. Yurtdışında o memleket senin bu memleket benim dolaşıp durmuş daha yaşı on yedi olmadan. Nereden bilsin anlasın bizim memleketin hallerini? Uyamamış, sığışamamış. Yani çok sevdim çok kıskandım öldürdüm kalıbına gayet güzel uymuş ama, o nasıl olmuş artık bilemiyorum.

Yazı özetlenecek gibi değil.

En iyisi ben bu yazıdan ne anladığımı söyleyeyim..

Bizim memlekette her durumda genç kızlar, kadınlar öldürülür. Her durumda, her şartta illa ki bir neden, bir bahane bulunur. Kız güzeldir, kız erkeği parmağında oynatır, ona hakaret bile eder, misal “sen erkek misin?” diye. Erkek de ERKEK olduğunu ispatla yükümlü olduğu için pek tabii ki, kızı öldürür.

Bizim memlekette eğer bir kadın, kendi çevresi dışında bir hayat özlemi duyuyorsa, kendi sosyal sınıfının takıldığı yerlerin dışında takılmak istiyorsa, fakirse ama fakirliğinin çerçevesine sığmıyorsa, bir erkekle görüşürken başka bir erkekle mesajlaşıyorsa, bunları yaparken yaşı daha on yedi ise.. hayır yaşın başın hiç önemi yok, hakkı ölüm olabilir.

Ancak eğer bu genç kızın katili de on yedi yaşındaysa, işte bunun psikolojik açıdan önemi vardır. O yaşta hangi delikanlının aklı birkaç karış havada değildir ki? Deli-kan diye boşuna mı söylemişler?

Ah ne diyeceğimi de bilemiyorum ki. Münevver’in ailesinin intikama doymamasına ne demeli peki? Ne yaptı da bu insanlar intikama doyamadı? Parçalara ayrılmış kızlarının davasının peşini bırakmadılar, ondan olabilir mi acaba? Katili yakalansın, cezasını çeksin istediler bildiğim kadarıyla.

Eğer Cem Garipoğlu akıl hastası idiyse, yeri yine kilitlerin arkası olurdu. Bu konuda bilgim olmadığı için uzatmak istemiyorum. Ancak öyle tedavi görürdü üç beş yıl, çıkardı diye bi şey var mı, onu da aklım pek almıyor.

Perihan Mağden’in yazısı bizim memleketteki kadın cinayetlerini pamuklara saran ifadelerle dolu. Bahanelerle, ama’larla, ve fakat’larla dolu. Ne söylemiş, neden böyle bir yazı yazmış zerre anlamadım. Çok acayip, çok acı, çok kötü. İç acıtacak kadar kötü.

Annelerle empati yapmasının da bir anlamı yok. Hakikaten yok. Adalet empatiyle tecelli eden bir şey olmamalı çünkü. Nasıl intikam hissiyle herkesin kendi adaletini sağlayacağı bir düzen cehennem gibi bir şey olursa, katillerin annelerinin duygularına empati yaparak, bir anne bağışlayıcılığıyla adalet arayışı da cehennem olur. Hepimizin cehennemi olur.

Yazı da cehennem gibi zaten.

19 09 2014

Bu reklamı izleyenler ne yapsın?

Pedagoji Derneği Koton yetkililerine bir mektup yazmış. Şuradan okuyabilirsiniz. Ben mevzuyu kendimce özetleyeyim önce.. elbette sondan başlayarak.

Koton yetkilileri bir açıklama yapmışlar ve ay pardon yahu tamam yani beğenmediyseniz sloganı kaldıralım ama yani neyse, ne vardı bu kadar tantana edecek anlamadık gibi bi şeyler söylemişler. Kaldırdıkları reklam sloganı: “Moda neyse onu giyerim”

Sanki mevzu sloganı kaldırmakla bitiyor. Mevzunun görsel hali de şudur, ya sabır deyip izleyin bi ara.

Şimdi bu reklamı izleyen çoluk çocuk ne anladı? Ne anlaması, neyi kavraması, neyin o taze beynine en utanılası anahtar kelimelerle kodlanması istendi? Reklam filminde sanki büyümüş de küçülmüş gibi gösterilen çocukların, hem de büyürken olabilecek en gıcık insan evladına dönüşmüşken, ne amaçlandı, ne gözetildi de bu film iftiharla servis edildi?

Pedagoji Derneği gayet kibar anlatmış ama ben de bi şeyler söylemek istiyorum, özellikle kız çocuklarının sanki yetişkin bir kadınmış gibi allanıp pullanmasına edecek çok sözüm olacak.

Memleket sapık cennetine döndü, farkında mısınız? Hani ayıp olur diye sübyancı demiyoruz da mevzuyu çocuk gelinler sorunsalı diye paketliyoruz ya? Hani el kadar çocuklar kazık kadar adamlara peşkeş çekiliyor ya? Hani daha bildiğiniz çocuk olan kızları bunlar erkekleri tahrik etmeye başlayacak yaşa gelmiş canııım diyerek kat kat örtülerin altına ve eve kapatmaya meyilli yaşam düşmanı çok ama çok insan var ya? Hah işte tüm bu çarpıklıkların orta yerine, bildiğiniz çocuk olan çocukları, boyayarak, süsleyerek ve yaşlarına temiz bir on yaş ekleyerek atmanın ne manası var?

Sizin reklamınızı izleyen anne babalar ne yapsın peki? Ne yapmalarını öngörmüştünüz? Salak mı bu insanlar? Tahmin ettiğiniz kadar salaklar mı, hakikaten merakımdan soruyorum? Ne yani, reklamı izleyip yani evet hakikaten bizim oğlan da böyle herkeşlere benzemesin ayol bi tarzı olsun bey sana diyorum kalk alışverişe gidiyoruz mu diyeceklerdi? Ya da, hanım bizim kıza yazan var mı bu aralar, pek bi mahzun dolanıyor ortalıkta gidip şu herkeslerde olmayan kılık kıyafetlerden mi alsak ne yapsak mı diyeceklerdi?

En vahim zararı çocuklara verdiğinizi aslında gayet iyi biliyorsunuz.

Bilerek kafalarına “tarz” sokuyorsunuz, “moda” sokuyorsunuz. Arkadaşlık, dostluk, paylaşım değil, “farklı görün de nasıl görünürsen görün” sokuyorsunuz. Çünkü farklı olmak öyle kolay iş değil, ama farklı görünmek kolay.

Sloganı kaldırmak yetmiyor, reklamın kötüsü de oluyor ve bence Pedagoji Derneği’nin mektubunu hedef kitlenize yayınlamanız gerekiyor. Yanlış bir iş yaptık, sebebi de bunlar bunlar diye.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...