18 05 2013

Behzat Ç. "Ne faşisti lan! Cinayet büro!"


"Ne faşisti lan! Cinayet büro!"

Ben bu öyküye böyle bağlandım galiba. Harun böyle bi atarlandı, ben de ilk başta hafiften burun kıvırdığım ve bariz bir ön yargıyla izlemeye başladığım Behzat Ç.'ye, o an, o "ne faşisti lan!" ile bağlandım. Ayrılık yaşıyorum şimdi, canım sıkkın, kafam bozuk.

Behzat Ç.'nin ilk izlediğim bölümü o efsane 10.bölümdü. Behzat Bahar'a "mutsuz olalım Bahar.. herkes mutlu olacak diye bir kural mı var? biz de mutsuz olalım" diyordu ve ben, Ekşi'de hakkında epey bi şeyler yazılıp çizilen diziyi tamam bi bakayım on dakika kafasıyla izlemeye başlamıştım. Dizi falan demedim daha sonra, dizi değildi çünkü. O Amirim'di, Behzat Ç. idi.

Sonra ilk bölümünden başladım yetişeyim arayı kapatayım diye, işte o ara cinayet büronun sema timlerine ben de katıldım. Sema timi: Bildik anlamda izleyici gibi değil, daha çok, kurgunun içine girip kuş bakışı duruma hakim olabileceği bi yerlere yerleşen görünmez insanlar. Biz dışarıda seni izliyor değiliz, hayır bak tam yanındayız, seninleyiz insanları. Acayip bi şey olduğunu kabul ediyorum ama lütfen, Behzat Ç. de acayip zaten, çok acayip.

Sevmediğim birçok şeyin toplamı aslında.

Aklınıza Cevdet'in Büro'ya geldiği ilk gün gelsin, daha ilk anda Behzat'dan yediği o tokat gelsin.. yanlış adama atılan bir tokattı evet kabul ama, doğru adama da atılmaması gerekiyordu değil mi? Hani sevmiyordum ben şiddeti meşru bir iletişim biçimine döndürmeye çalışan polisi? Ne oldu?

Yok aslında, bir şey olduğu yok. Yine sevmiyorum. Behzat Ç. bana sevmediklerimi, sevebileceğim her şeyin kolu kanadı altına alındığında görmezden gelebileceğimi gösterdi ilk önce. Ne oluyoruz yahu dedim. Dedim ama kısa sürdü bu hissiyat. Çünkü zaten bende ya da bizde olmayan, hiç yer etmeyen bir şeyi göstermemişti ki.. içimizde hangi şiddetleri, hangi haksızlıkları temize çektiğimizi hatırlamıyorduk bile.

Sonra sonra, Behzat'ı olduğu gibi sevdim. Yok aslında bu sevdim lafı buraya tam oturmadı. Zaten seviyordum merkez ben de herkes gibi, ama galiba biraz kabulenememe sorunum vardı. O içimde gözlerini kocaman açıp, polis gördü mü hakikaten çok korkan çocuk kabul edemiyordu bir türlü. Yoksa ben koskoca kadın, ne vardı anlamayacak kabullenemeyecek? Hayır yav korkma, anlamaya çalış, olmuyorsa bak bu Behzat Ç., arızalı, fena halde hasarlı, öyle pek de normal olmayan bir tip, böyle bil onu, kabul et dedim korkak velede, birlikte kabullendik.

Bir şey soracağım, siz Bahar'ı sevdiniz mi? Hayır sevmediniz değil mi? Çok büyük bir çoğunluk Bahar'ı sevmedi, ben de sevmedim. Gönül'ü sevdik misal.. ama biz asıl Esra'yı sevdik. "Ben seninle mutsuz olmaya da varım" diyen o aşkta da savaşta da yürekli, cesur kadını sevdik. Aynı durumda olsak belki birçok kadın birer Bahar olacaktı, o arızalı adama Bahar gibi mutsuz oluruz biz diyecekti. Çünkü ta el kadar çocukken evlenip mutlu olmak üstüne yazılmıştı her şarkısı, her kuralı, hayatı. Mutsuzluğu kim seçecekti ki, hem de defalarca? Hem de sütten ağzı yanmışken.. vs vs.

Bahar biz olduğu için, ve biz kendimizi öyle çok da takdir edemediğimiz için.. belki de bundan, biz Bahar'ı hiç sevemedik. Mutsuz olmaya var mısın diyemediğimiz için, kim bilir.. belki de bu hiç aklımıza bile gelmediği için.

Ben Bahar'ı o karanfili amirime vermediği için sevmedim en çok.

"Behzat'a uzattığı karanfili geri çekip vermeyen kadının hissiyatını anlayabiliyorum ama Bahar'ın hiçbir halini yeminle anlamıyorum. Al kızın elinden karanfili ver amirime.. olmadı o gür bıyığın karanfilini kap. Yok o da olmaz diyorsan elindeki karanfili ver. Bir tavra destek vereceksen yanlış adama gösterilen tavra yancı çıkma. Behzat Ç. yanlış adam. Onu tanımayan bir kadının, elindeki telsizin simge değeri üzerinden harcadığı bir polis değil ki Behzat, sen bilmiyor musun Bahar? Ama zaten biliyor olsaydın o karanfil Behzat'ın elinde, sen de yanında olurdun."

Tamam bırakalım artık Bahar'ı..

Peki Harun'a ne demeli? Harun bir öküz. Duygusal öküz. hah haa.. O adama güldüğüm kadar ve sinirlendiğim kadar kime söylendim ben bu ekipte hiç bilmiyorum. Akbaba ile hep mesafeli olduk, Hayalet ile hep arkadaş gibi. Akbaba'nın öyle derin bir acısı, öyle insanı uzak durmaya zorlayan bir hüznü vardı ki.. uzaktan sevdik. Hayalet ise sanki içki arkadaşı, sanki dert ortağı, sen anlat o dinlesin, dinlesin bir de anlasın, sen sus, o da sussun.

Ben galiba bu Behzat Ç.'yi niye sevdiğimi buldum. Adamın marazi bi boşvermişliği var hayata dair. Eskilerden tanıdık geliyor. Umutsuzluk arada patika gibi bi sınır. Ben hangi yanda olduğumu gayet iyi biliyorum, diğer yanı izlemeyi sevdim galiba. Sihirli ayna gibi, geç karşısına, ayna ayna söyle bana diye başla, al cevabını.

---- Duymak istediklerini sana söyleyecek çok hikaye var. Biz onlardan değiliz. ----

"Dünyanın ekseni kaydı Behzat, on iki santim yerinden oynadı. Sen bana bi santim bile yaklaşmadın."

Esra'nın öldürülmesiyle "Adalet öldü" mesajını mı almamızı istemişlerdi, ne olmuştu tam olarak bilemiyorum. Savcı'ya yazık ettiklerini düşünmüştüm. Savcı'yı geç, Esra'ya yazık olmuştu, çok yazık. Esra, içimizdeki baskın Kezban'ın hiç anlayamadığı, mahcup Kezban'ın ise "bak böyle de bir şey var" diye yine mahcup mahcup sevdiği bir kadındı. Behzat'ın kollarında öldü, hem Behzat Ç.'den hem umut edilesi her şeyden, hem de gariptir, bizim Kezbanlardan çok şey götürdü.

Kezban demişken, Eda'yı anmadan geçmem, geçemem. Eda, nasılsın? Biliyor musun ben senin o ürkek kuş hallerini seviyordum. Gayretini, işini ciddiye almanı, azmini seviyordum. Yaşadığın o acaba'ları, olsa da olur olmasa da gel git'lerini, sinir yapmanı, safa yatmanı seviyordum. Amirim Amirim diye koşturmanı, hatta Harun'a çektirmeni, o "seviyorum merkez"in sebep-i hikmeti olmanı seviyordum. Böyleyken böyle işte..

Biz Behzat Ç.'yi neden sevdik ki bu kadar? Samimi olduğu için, dertli olduğu için, dürüst olduğu için.. kendi bildiği yolda yılmadan korkmadan yürüdüğü için, adalet istediği için, o tabağı alıp parayı koduğu için, hatta belki de Şule için. Bir başka katil için.

Doğal olduğu için sevdik en çok. Aslında hiç de iyi oyunculuk çıkarmayan ve bir dizi izlediğimiz gerçeğiyle bizi başbaşa bırakan tanık amcalar, komşu teyzeler, bakkallar taksiciler hırtlar saldırganlar deliler veliler için sevdik.

Memduh Başgan'ı sevdik, yahu Ercüment Çözer'i bile sevdik, düşün bi? Aziz komseri unutmadık, Suna'yı da unutmadık. Cevdet'in sabrını sevdik, Tahsin'in çaresizliğini. Eylül iyiydi bence, ya peki o iki seri katil? Barbaros ve Muzo? Hele Şevket! Hele o sonradan kabak çiçeği misali açılan Şevket? Biz galiba doğal olan her şeyi sevdik.

Yenilenlerin öyküsüydü Behzat Ç. Adalet arayanların, ötekilerin, azınlıkların, kayıpların arızaların öyküsüydü. Tuzu kuruların değil, iktidarda olanın, gücü elinde tutanın değil. O emniyet müdürü kadar doğru bir oyuncu seçimi olabilir mi, bak aklıma geldi şimdi! İşte misal o ince bıyıklı adamın temsil ettiği her ne varsa gayet güzel örtüştüğü için sevdik biz bu öyküyü. Diziyi değil. Dizi değil çünkü, o Behzat Ç. O, Esra'nın hayli kızmış vurgusuyla: Behzat!    Amirim işte.

Ve final...

Ben o uzun yolun başında kaldım, yolda bir kırmızı vosvos. Şimdi söyleyecek bir şey yok ki, peki, eyvallah amirim.. görüşeceğiz yine.

17 05 2013

Suriye'ye Demokrasi giderken...


Suriye'ye demokrasi giderken, biz çok eksildik Sayın Başbakan...  (Yok ya bu çok romantik oldu öyle eksildik falan. Bir de üç nokta koydun de mi? Akıl fikir.)

Şimdi siz Obama ile birlikte Suriye'ye demokrasi götürüyorsunuz ya.. bizimki de gidiyor.   (Hı hım bu oldu gibi. Yani sonuçta bu demokrasi yoktan var olan bir şey değil. Öyle ha deyince bir yerlerden demokrasi çıkmıyor. Üretimi kolay değil, maliyeti yüksek vs vs. Dolayısıyla herkes elindekini idareli kullanmalı. ABD kendi stoklarından bize koklatır mı? Hayır! Bizim kaynaklarımızdan alıp Suriye'ye verecek biraz biraz. Tamam, öyleyse bu giriş gayet doğru olmuş.. ama sanki biraz esinlenmişiz şurdan burdan? Her neyse.. olur o kadar artık.)

"Halkın meşru taleplerini karşılayan yeni bir yönetimin inşası" demişsiniz, "halk" derken?   (A aa ne o öyle hesap sorar gibi? Halk diyor işte ne diyecek başka? Suriye söz konusu olunca oranın insanına halk deniyor, bizim burada mümkünse tebaa, eğer iyi ve hoşgörülü günümüzdeysek o zaman 'benim vatandaşım' falan. Yok mümkün değilse, olamıyorsa, o zaman, 'bir kısım iç mihrak', 'kandırılmış genç', 'terörist', 'afedersin Rum', 'biliyorsunuz Alevi' vs. vs.. isim mi yok? Hem zaten bak "meşru talep" demiş, yani akla izana hukuka uygun olacak, öyle kafana göre takılmayacaksın. Devletin aklı herkese yeter.)

Değerli Başbakan, ülkemizde öğrencilerimiz hem meşru hem de gayet yasal protesto haklarını kullanmak istediklerinde, bırakın protesto hakkını, bırakın gösteri hakkını.. özgürlükleri, sağlıkları ve hani neredeyse yaşam hakları gasp ediliyor. Şimdi ben çok merak ediyorum, acaba Suriye'ye gidecek demokrasinin toplandığı kaynak bu mudur?   (Soruya bak! Nasıl bir cevap bekliyorsun ki bu soruya? He budur mu diyecek? Ya da, hayır bu noktada biz öncelikle işçiler için ayrılan demokrasiden biraz kısıntı yaptık mı diyecek? Doğru sor şu soruyu.)

Sayın Erdoğan, yarın mahşer gününde Allah sizden "söyle ey Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı! Sen Suriye'ye pirince giderken evdeki bulgurdan oldun mu olmadın mı?" şeklinde bir ilahi hesap sorarsa, nasıl bir cevap vermeyi düşünürsünüz?   (Bulgur ne? Hangi ara demokrasiden bulgura geldin anlamadım? Sen bu işi kıvıramıyorsun şekerim.)

Şimdi efendim bir de "muhalefetin desteklenmesi" konusunda Obama ile mutabakat içinde olduğunuzu beyan etmişsiniz. Suriye'de insan kalbi çıkarıp yiyen, kafa kesen bir muhalefet türü varmış diye duyuyoruz, yani bize böyle bilgiler, videolar geliyor.. sonra bizim de işte basiretimiz mi bağlanıyor nedir, açıp izliyoruz. Ruh sağlığımız bozuldu Başbakanım yani bu nasıl muhalefet? Kafa keserek muhalefet yapan insanlara hangi demokrasi kaynağı dayanır? Bizde o kadar demokrasi var mı Allahınızı severseniz yani bi söyleyin bu nasıl iş? Reyhanlı'da ne oldu hem Sayın Başbakan? Hayır Suriye için "terör örgütlerinin faaliyet sahası olmasının engellenmesi" demişsiniz de, Reyhanlı'da engelleseydiniz? Ne oldu orada? Şimdi bizim halk olarak meşru talebimiz değil mi haber almak? Ne oldu diye soruyoruz, cevap, yayın yasağı var! Çok rica edeceğim devletlim, Suriye'ye demokrasi götürürken Reyhanlı üzerinden götürülsün. Hatta Reyhanlı'ya gelene kadar memlekette kapsamlı bir tur atsın, herkes nasiplensin bu işten.. hem neden sizz.. (Bi sus la bi sus! Vır vır vır! Daha ikinci cümleden gitti Başbakan, sen daha devam ediyorsun. Mutabakat içindeyiz dedi gitti adam, ne uzatıyorsun yahu? Hayır farkına varmadıysan o zaman sende de kafa toptan gitti demektir.)

Sayın Başbakan! (Bak hâlâ!)

15 05 2013

Yılmaz Özdil künefe tarif etmiş, denediniz mi?




Yılmaz Özdil künefe tarif etmiş, denediniz mi? Benim biraz geç haberim oldu, akşam akşam künefe yemek istemedim, pas geçtim ama merakımdan soruyorum: Hakikaten o tariften künefe yapıp, afiyetle yiyen olmuş mudur acaba?

Şunun için diyorum, yani bari yazı bir işe yarasaydı. Önemli bir gazetenin köşe yazarı, önemli olayların olduğu bir gün, herkes acaba ne yazmış nasıl bir yorum getirmiş olan bitene diye alıp okuyor köşesini.. ama sen tutup künefe tarifi yazıyorsun. Peki niye?: Çünkü yayın yasaklarını protesto ediyorsun. Künefe tarifi ile.

Yılmaz Özdil'i en son yine böyle çok sözü edilen bir yazısı sayesinde okumuştum. Kurmaya çalıştığım cümlenin abukluğunu lütfen fark etmeyin, hemen hangi yazı olduğunu söylüyorum: 6 Ocak 2012 tarihli "Sayın Kaçakçı" başlıklı yazısı. Yazıyı okudum, bir daha da Yılmaz Özdil okumadım. Yani burada "acaba ne yazmış Özdil?" diye insanlar merak ediyor derken, aslında "ben hariç" demem gerekirdi ama neyse işte şimdi söylemiş olayım. Merak etmedim, merakı bi yana bırakın aklımın ucundan bile geçmedi açıp okumak. Öyle silmişim kafadan. Sebep de şu sözünü ettiğim yazı. Bardağı taşıran o son damla..

Her neyse, bir okuyucu kaybetmek Yılmaz Özdil'e bir şey kaybettirmez, hem zaten malum bu zat "anlayana" yazarı. Ben anlamıyorum. Ayrıca şöyle bi durum da var: İstediğin kadar okuma görme ilgilenme, illa ki bir yerlerden karşına çıkıyor. İlla ki kendini yazısına verilen linki tıklarken buluyorsun.

İşte bu son yazısı da aynı filmin devamı. Künefe tarifi okudum ciddi ciddi.

Çok eskiden, 1960 darbesinden bir ay kadar önce ve Turan Emeksiz'in öldürülmesinden bir gün sonra, Çetin Altan köşesinde hiçbir şey yazmamış. Sadece büyük belirgin harflerle "Bugün canım yazı yazmak istemiyor" demiş, bırakmış.

Bana çok romantik, ne bileyim daha bi şiirsel ve çok daha akılda kalıcı gelmiştir bu tavır. Çetin Altan'ın darbe sonrası ne yazdığı vs vs hayır bunlar şimdi konuya dahil değil, ben sadece o günden, o yazıdan ve o tavırdan söz ediyorum.

Künefe tarifinden ise söz etmek bile istemiyorum, ancak etmem gerekiyor. Gerekiyor çünkü, şunu demek istiyorum nacizane: Künefe tarifi yazarak yayın yasağını protesto etmenizi anlayamadım. Nasıl bir tavır bu, ne anlatmaya çalıştınız, hayır hiçbir şey anlamadım. Demek boşuna sizin yazılarınızı insanlar paylaşırken "ANLAYANA!!1!" ibresini not diye düşmüyorlar başına sonuna.

Ben anlamıyorum sizi. O eşekli katılı yazınızı yazdığınız günde kaldım ben, bi gıdım ilerleyemedim. O yazıyı da anlayamamıştım, kafam almamıştı, içim kaldırmamıştı. Aslında o yazıdan sonra bu tatlı tarifi ne ki? Çok çok hafif bi iç kıyılması hissettirir insana, hepsi bu.

Eh ama işte yine de şuracığa bir not da ben düşmek istedim: 14 Mayıs 2013 tarihinde Yılmaz Özdil yayın yasağını protesto etmek için künefe tarifi yazdı. 

Anlayana?

Tarif notu: Cevizli kadayıf olaydı iyiydi. O kadim şakayı yapardınız "daha kadayıfın altı kızarmadı" diye, hani yayın yasağını doğru dürüst protesto edecem ama vakti var daha gibi. Misal işte. Hayır olmadıysa olmadı deyin, sorun yok. Sonuçta künefe tarifiyle de olan bi şey yok alla allaa.

13 05 2013

Sen de kendini yasakla



Yayın yasağı varmış. Duyunca ben de dedim ki kendi kendime, senin de yayın yasağın olsun mu? Benim neyim eksik, olsun tabii. Kendimle muhabbet şöyle devam etti daha sonra:

Ben: Tamam haklısın, sana da bi yayın yasağı koymak lazım.

Kendim: Değil mi yani? Hak ettim bence.

Sonuç olarak bugün ayrı tellerden çalacağız okuyucu. Öyle gündemmiş, gerçeklerin saklanmasıymış, ölenin kalanın hesabının şaşmasıymış, olağan şüpheli EsEd'in mevzuyla ilgili açıklama yapıp "ne alakası var yahu biz sorumlu değiliz bu işten, siz kendinize bakın alla alllaa" demesiymiş vs vs.. yani böyle şeyler okumak istiyorsanız, yanlış yerdesiniz, hayır sonradan bilmedim anlamadım olmasın.

Şimdi aslında kendim ile birlikte yayın yasağı getirmek istediğim bazı siyasiler de yok değil hani. Haksızlık yapmak istemem, çünkü ortada hakediş esasına göre çalışan bir yasaklama sistemi varsa, bazı zatlar beni fersah fersah geçer.

Buyrun hemen bir örnek vereyim: Misal Hatay'da bombalar patlamışken ve onlarca can yok olup gitmişken, iktidara mensup bazı çok değerli şahsiyetler bir düğüne katılmışlardı. Açıklaması gelmiş Burhan Kuzu'dan: "Elim bir olay yaşandı, bu da düğünümüzün tadını kaçırdı."

E ama şimdi o düğünün sahipleri, gelin damat, anne babalar akrabalar, dost ve arkadaşlar, yakınlar tanıdıklar vs vs, bu kadar insan, düğünlerinin tadının kaçtığını duyup da üzülsünler mi? Yazık bence, olmasın böyle menfi şeyler. O genç çifti de düşünmek lazım. İşte bu sebeple, belli ki üzerinde iki kere düşünmeden edilmiş bu sözlere ve sözün sahibi muhtereme yayın yasağı getirmek şart.

Bakın size söylüyorum, bu işin mucidi ben değilim. Bu sanatı çok ileri aşamalara taşıyan daha nice ve boy boy iktidar ve güç sahibi insan var. Pekiştirme örneği veriyorum, lütfen dikkat: Trabzon'da Mimarlar Odası'nın düzenlediği forumda "çevre" konulu bir karikatür sergisi açılıyor ve ertesi sabah şehrin iktidar partili belediye başkanı tarafından kapatılıyor. Buyrun işte! Dört dörtlük bir yayın yasağı. Amaç ne diye soracak olursanız, aman sakın ha aklınıza iktidar partisine ve haşmetli başkanına eleştiri yapıldığı için serginin iptal edildiği falan gelmesin.

Doğrusu şudur: Şimdi o sergiyi kim bilir hangi tarama özürlü acemi karikatüristler gezecek, kim bilir hangi hevesli çoluk çocuk gelecek ve yapılan karikatürleri görüp, kendi yaptıklarından utanacak? Sonra da özgüvenleri sarsılacak ve bir daha ellerine kalem kağıt almayacaklar? Reva mı bu? Değil elbette.

Hayır bir de çok rica edeceğim lütfen ama lütfen "ulusal yas ilan edilsin" diyenlere getirilsin bu yasak. Ben sıramı bile veririm yani o kadar önemli bir mevzudur bu. Neden? Çünkü efendim bunu RedHack istiyor. Bakın gördünüz mü olanı biteni? Bu adamlar daha yeni terörist olmaktan çıkarılmadılar mı? Yazıktır günahtır. Şimdi böyle abuk sabuk istekler öne sürmeye başlayıncaa hoop yine terörist mevkine yollanırlar. Yayın yasağı bunun tek çözümü. Kendi iyilikleri için.

İşte böyle değerli okuyucu. Sen de kendini yasakla, her şeyi bekleme devletten. Bak o yayın yasağını kendi kendine gönüllü koyan kaç kanalın, kaç gazetenin şimdi kafası rahat, içi ferah? Ben de kendimi çok iyi hissesiyorum, yani bu kendime koyduğum yayın yasağı iyi geldi, bir dodo kadar hafifledim. Darısı senin başına okuyucucum, bir yasağa bakıyor akıl sağlığın.

12 05 2013

Külliyen



Anneler günüyle ilgili bir şey yazmayacaktım, hiç niyetim yoktu. Aklımdan geçen Cemil Çiçek'in "kampüs demeyelim de külliye diyelim, ne olur yani?" sorusuna, "Mahmut desek?" türü bir cevap vermekti. Eğlence olurdu işte, fena olmazdı.

Sonra Reyhanlı'dan haberler geldi, onlarca ölü, yüzlerce yaralı.. aklımdan hiçbir şey geçmemeye başladı.

Size garip bi şey söyleyeyim mi? Televizyonda çalışırken televizyon izlememeye başlamıştım, işi bıraktım, eski mesleğime döndüm bi ton şey değişti, hayat yanımda sağımda solumda akıp gitti vs vs, ama o tv izlememe alışkanlığı değişmedi. İzlemek istediğim bi şey olursa misal dizi gibi, internet ne güne duruyor? Hem zaten eğer bir şeylerin, haber olsun, yorum olsun, izlenmesi gerekiyorsa şu ekranın her yerinden insanın gözüne sokuluyor bir şekilde. Her neyse, demem o ki, bu gece ulusal kanalların yine lay laya devam ettiklerini duyunca zerre şaşırmadım. Aklımdan geçen tam olarak şuydu: İşte böyle günlerde medyadan niye ayrıldığımı hatırlayıp imana geliyorum. Nefret ettim desem iltifat olur.

(Bir de acayip bir salaklık var bende, bunu da not olarak kaydediyorum şuracığa. İlerde hatırlamak için.)

Şimdi yeniden "savaşa hayır" demenin bir anlamı var mı? Belki bu sefer sonuna öfkeli bir ünlem işareti koyarsam olur. Belki bu sefer taa arşa kadar yükselip, halimize bir de tepeden ve her şeyin dışından, üstünden, çok ama çok uzaktan bakıp, binlerce küçük hesapla döşenen savaş yollarının inceden bir ip gibi, kedi yumağı gibi boynumuza dolandığını görürsem? O da olur, niye olmasın.

Sonra yere inip "misliyle karşılık verelim" gibi bi şeyler söyleyen Yiğit Bulut ve kafagillerine,  "sizi 'misli' ilan ediyorum, gidin karşılık verin" diye çemkirsem?

Ya da, 500 günde Roboski'nin faillerini bulamayanların iki üç saat içinde Reyhanlı'nın faillerini bulduğunu açıklamasını.. hıımm.. duyup duymamazlığa gelsem? Veya duysam ama anlamasam? Bu da olur aslında. Duymadan anlamam da olası tabii.

Belki de en güzeli, zaten öyle çok da yerinde olmayan kafamı yormayıp, başa dönmem olacak. Kampüs demesek de külliye desek? Neden: Çünkü kampüs yabancı kelime, külliye yerli. Külliyen yerli, evet, Arapça. "Yerleşke" diye bi şey vardı? Uyduruk o, külliye iyi.

Cümle içinde kullanıp örnek verelim: ODTÜ Külliyesi'ni ziyaret eden Başbakan talebeler tarafından dualar ve edepli alkışlarla karşılandı. Hanım talebeler de kendilerine ayrılan kısımlarda yerlerini aldılar ve Başbakan'ı görebilmek için müsait nazar zaviyeleri tespit etme yarışına giriştiler. Çıkan arbedede yirmi hanım talebe yaralandı ve hepsinin Başbakan izleme izni iptal edildi.

(Dil çorbaya döndü, ne anlatıyordum, unuttum. Aslında ODTM deseydim iyiydi. M: Medrese. Aklımda kalan şu: Ortada bir dil çorbası varsa "ne diyem Mahmut mu diyem" yasası gereğince, üzerinde anlaşılamayan adlandırmalara "Mahmut" diyerek sulh yoluna gidilmesineee...")

Üniversiteleri külliyelere çevirmek için dil oyunları oynamanıza, yabancı kelime vs diye bahaneler bulmanıza gerek yok ki? Ol deyin, olsun. Usuletle ve suhuletle.

(Devamı için aklımdan geçen, "kim dur diyecek ki?" diye hüzünle sormaktı. Sonra aklım "saçmalama lan" dedi. ODTÜ var, öğrenciler var, gençler var, taze teröristlikten azat edilmiş RedHack var misal? Aklını emanete bırakmamış, ruhunu güçlülerin yancılığına asker yazdırmamış insanlar var, sonra bizim Behzat Ç. var, ki, onun da haftaya finali var, hakkında söylemek istediğim çok ama çok şey var.. var işte, bir çok insan var birçok can var. Susmayan, susmayacak olan. Dur diyecek olan. DUR!)

Aklımdan geçen notu: Hakikaten ben bir ara, bir yerlerde kafayı çok güzel kırmışım. Şimdi böyle sanki ortada  sağlam bir yapı varmış gibi, yok aklımda kalan, yok aklımdan geçen falan diye sıralıyorum bi ton şeyi ama.. işin doğrusu şu ki, o akıl fikir, onlar da külliyen yalan dolan.

9 05 2013

Vekiller vekillerimiz...



Milletvekillerinin adı değişsin, Vekilvekili olsun. Bunun pratikte çok faydasını göreceğiz, şöylece sıralıyorum:

- Öncelikle, bir kavram kargaşasına son vereceğiz. (Bunu hep söylemek istedim ben. "Kavram kargaşası" Kolay da söylenen bir şey değil ama insana birçok bilmişlik havası veriyor.) Her neyse, yani demek istediğim milletin vekilidir bu insanlar diye artık haybeden umut beslemeye gerek kalmayacak. En ufak bir ihtimal de olsa böyle bir umuda dair, isim değişikliği ile sorunu toptan çözeriz diye düşünüyorum. Vekilvekili bunlar. Kabul edip rahat edelim derim.

- Sonralıkla, vekillerin görev tanımları isimlerine bağlı olarak değişeceği için, bizler de  kendilerine ayrıcalık, çıkar vs sağlamak için Voltran'ı oluşturduklarında "ne oli?" demeyeceğiz. Şaşırmayacağız, sinir yapmayacağız. Çünkü bileceğiz ki, bu zatların asli görevi kendilerine ve yedi sülalelerine iltimas geçmektir.

Bu kadar. Bakın iki maddede olayı özetledik. Şimdi kafalarımız biraz huzura erdiyse, kabul faslını icra etmeye başlayalım:

- Öncelikle, artık bir asiller sınıfımız olacak. Şimdilik biz bunlara vekilvekilleri diyeceğiz ama ilerleyen zamanlarda misal AKP'liler kendilerine Lord, CHP'liler Kont, MHP'liler Dük vs gibi ünvanlar verebilirler. BDP'liler ise EşMarki gibi daha katılımcı, paylaşımcı bir ünvan alır, pek leziz olur.

- Sonralıkla, vekil oldukları sürece değil, ömür boyu.. sadece kendileri değil, aileleri de bu ayrıcalıklı sınıfa dahil olacakları için, bizlere de yeni saltanat sınıfımıza iyi bakmak düşecek. Çalışır çabalar biz bu insanların eşlerine çocuklarına ömür boyu bakarız ne olacak.

İşte görüldüğü üzere, her şey bir kabulle başlıyor sevgili tebaa insanları. Senin benim bu saatten sonra adımız ünvanımız da budur. Tebaayız biz. İlerleyen zamanlarda bizler de makul miktarda beyin hücremizi, misal tv karşısında muhteşem bir dizi ya da yüz yıl kadar süren maç analizleri izlerken telef edebilirsek, yeni yeni ünvanların sahibi olabiliriz. Misal serf gibi. Dikkat ettiyseniz köle gibi demedim, çünkü kölelik, ruhunu iktidara teslim etmekle başlayan, güçlüye biat etmekle devam eden ve hayatı ben bilmem beyim bilir amentüsüyle yaşatan bir süreçtir. İşte biz bu süreci yedik bitirdik, kitabını bile yazdık.
O kitabın sayesinde milletin vekilleri vekilvekili oldular, o kitabın sayesinde, de facto bir padişahımız var ve o kitabın sayesinde bizler bilmiyoruz, beylerimiz paşalarımız hanımefendilerimiz biliyor.

Geldik sonuç kısmına:

- Öncelikle, şikayet edecek bir şey yok. Gendin ettin gendin buldun.

- Sonralıkla, vekil olmak için elinden geleni ardına koymayacak insanların hallerini izleyip eğlenebiliriz. Seçimler öncesinde bu insanların oy için neler yapabileceğini, neler söyleyebileceğini tahmin edip bahis oynayabiliriz, tahminlerimiz çıkarsa kazanırız ve hakikaten kazandığımıza inanacak kadar örnek vatandaş olduğumuz için bir de bonus mutluluk kazanır ve en yakın AVM'de harcarız. Tahminlerimizde yanılırsak kaybedeceğimiz şey sadece bahis değeri olur. Ama siz de takdir edersiniz ki, tahminleri yerle yeksan eden adayvekil performanslarını izlemek, paha biçilmez. Bu arada meclisin de adı Lordlar Kamarası olarak değişmiştir çoktan. Hem azizim seçime ne hacet? Devreder gider nesilden nesile vs. vs…


7 05 2013

Taksim'i alıyoruz ama üç yanı denizlerle çevrili meydan veriyoruz!




Şu görmüş olduğunuz meydanın üç tarafı denizlerle çevrili oluup, insanda sanki bir minyatür memleket havası yaratmaktadır. Tam bir milyon vatandaşımızı alabilecek kapasitede düşünülüp inşa edilecek bu alaan, bütün bayram seyran, protesto ve gösteri ihtiyaçlarınızı fazlasıyla karşılayacaktır! Yani şimdi artık aman da Taksim meydanım da meydanım nerelere gitmiş Kadıköy alanım diye ağlamazsınız işallah? Sizin için devletimiz hiçbir harcamadan kaçınmayıp denizleri dolduracak ve yasak getirdiği bütün meydanların toplamından fazla bir alanı sizlerin hizmetine sunacaktır!

Sevgili vatandaşlar dostlar Romalılar! Bu görmüş olduğunuz alan var yaa, işte bu alan şehrin trafiğinden, gürültüsünden, keşmekeşinden uzaktaaa, üzerinde tepineceğiniz zamanları daha proje aşamasında bilee heyecanla beklemektedir!

Alanımızın üç yanı denizlerle çevrilidir, bir yanı karaya bağlıdır. İznini alıp gösterisini yapmak isteyen, vatandaş tabir ettiğimiz insan yığınlarıı, belli buluşma noktalarından otobüslerle alınıp meydana getirilecek ve kara tarafındaki meydan girişinden içeriye alınacaktır. Protestoyu azıtırsanız alayınızı denize dökeriz demek istemiyorum ammaa, bunu da bir önlem olarak aklınızda tutunuz. Gidin edebinizle efendi efendi meydana dizilin, halay çekin konuşun sosyalleşin, sonra birbirinizi itip kakmadan sakince boşaltın.

Değerli gençler! Meydanda ola ki bir otoriteye karşı çıkış, bir hassasiyetlerimize aykırı gösteri, ne bileyim bir emre itaatsizlik ya da gereksiz protestolar falan yapmaya kalkarsanız, sizlere daha proje aşamasında hatırlatmak isterim kii, bu meydandan öyle ara sokaklara kaçayım yok efendim evlere dükkanlara sığınayım diye bir kaçış yoluu, bir kaytarma fırsatı yoktur. Buradan ya yüzerek çıkarsınız ya da kara tarafında tek tek sizi toplar gözümüzün altına alırız, bunu da bu vesileyle belirtmiş olayım. Akıllı olun.

Meydanımızda her kesimden zevk sahibi insana hitap edecek alış veriş imkanları elbette ki mevcut olacaktır. Yani proje aşasında sanki bunlar yokmuş gibi duruyor ama üzülmeyin diye söylüyorum, AVM'siz bir hayat düşünemediğimiz için biz buraya da şanımıza yaraşan bir AVM yapmasını biliriz! Aklımdan geçen, o sergi salonu diye ayrılan yerlerin AVM yapılması. Hem ne sergileyeceksin? Onun yerine AVM yapın derim, yaparlar. Bakalım, hayırlısı.

Bu güzel haberden sonra artık taksim maksim duymak istemiyorum, haberiniz olsun. Kimse de kusurumuza bakmasın, biz Taksim'i alacağız, yerine bu vatandaşa özel olarak imal edilmiş miting alanını vereceğiz. Bunu da böyle bilin. Yeni toplaşma alanınızın hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum. Alın hayrını görün, bizlere dua edin. Vatandaşının uslu uslu toplanıp stres atacağı meydanları bile düşünüp yapan bir iradeyiz, kıymetimizi bilin.

Rahat! Dağılabilirsiniz.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...