26 11 2014

Büyük Patlama'ya ne sebep oldu?

Bilinmeyeni aydınlatmaya ve faydalı ve hatta hayati bilgiler vermeye devam ediyorum değerli okuyucu.

Bu haftaki konumuz: Evreni oluşturan Büyük Patlama’ya ne sebep oldu?

Bizim memleketimiz ve doğal ortamımız bu tür soruların cevabını “içe doğma” yoluyla bulmaya gayet uygun. Öyle şeyler oluyor ki, sanki her biri bizlere varoluşumuzla ilgili sağlam ipuçları sunuyor. Misal, herkesin birbirine iştahla çemkirmesiyle başlayan ve öfkeyle, kinle, nefretle harman olan bir dönem. İşte bu dönemin hiç farkında olmadan bizlere sağladığı ortam, bi takım aydınlanma anlarına sebep oluyor.

Her neyse, ben mevzunun özüne geleyim: Büyük Patlama’ya devasa bir öfkenin sebep olduğunu düşünüyorum! Hani o bir topluiğne başından daha ufak olan “şey” var ya, hani o patlıyor ve uzay boşluğu bir cehenneme dönüyor, sonra milyonlarca yıl boyunca soğuyor ve bu arada bildiğimiz bilemediğimiz her şey oluşmaya başlıyor? Ha işte o minik şeyin durduk yere patlamasının sebebi, muazzam bir öfkedir bence.

Öfkenin patlayıp ortalığı yangın yerine çevirmesiyle oluşan bir evrenimiz var. Sonra biraz dinmiş, soğumuş öfkesi ama bir yerlerde, yapı taşlarımızda, varoluşumuzda, özümüzde ana fikrimizde taa kalbimizde aklımızda her bi yanımızda bu öfkenin izleri var.

Diğer seçenek ise, o şeyin can sıkıntısından patlamış olması. Ki, bu da bence akla gayet uygun. Kim bilir kaç zamandır öyle tek başına uzay boşluğunda dolanıp duruyor minik şey. Ne gelen var ne giden. Hal hatır soran yok, nasılsın ne haldesin diye merak eden yok vs vs. yapacak bi şey de yok haliyle. Dolaş dolaş dur, nereye kadar? Can sıkıntısı da öyle yabana atılacak bi hadise değil. İnsan evladına en inanılmaz, en güzel, en tehlikeli, en şahane işleri yaptıran da zaten bu can sıkıntısı. O zaman ben de düşünüyorum işte, neden o minik şey sıkıntıdan patlamış olmasın diye.

Hayır şu da olabilir, yani diyebilirsiniz ki, tamam önce canı çok sıkılıyordu, çok acayip sıkılıyordu ve tam bu sırada, kendine bazı sorular sormaya başladı: Neden tek başımayım, neden kimse beni arayıp sormuyor, neden böyleyim, neden ben, ay ama bak şimdi çok fena kızmaya başladım, yani bu bana yapılacak bi şey mi, öyle tek başlına bırakmışlar burada beni, heheey kime diyoruum??, ne olacak lan benim sonum?, ay amaa, öff.. vs vs.. ve sonunda..  Başlarım lan bu işe!! Yetheeerr!!

Ve işte o Büyük Patlama!

Dolayısıyla, hepimizin özünde can sıkıntısı ve öfke var. Sevgi, aşk, iyilik, güzellik ne oldu nasıl oldu derseniz, muhtemelen can sıkıntısından bulduk onları. Öfkeden de sıkılmış olabiliriz misal. O kadar sıkılıyoruz bari hayatlarımız biraz daha çekilir olsun, biraz daha yaşanılır olsun diye icat etmiş olabiliriz. Umut olsun diye, iş olsun diye, sanat olsun diye. 

Başka işin mi yok senin notu: Nezleyim, hastayım, başım dev kayalar gibi. O değil de, belki patlayan tanrının ta kendisidir? Belki de belki.. aman neyse. Hastayım. Öhö:(

2 11 2014

Demet Evgar'ın Twitter hesabı hacklenince..

Çok eğlenceli. Demet Evgar’ın Twitter hesabı hacklenmiş. Yetenek Sizsiniz yarışmasına jüri üyesi olarak katılmış meğer Demet Evgar. Ne işi varsa artık.. Hesabı hacklenmese ve bu vakayı hayriye sosyal medyada duyurulmasa, bilemeyecektim. Buyurun okuyun yazılanları, bakalım ne diyeceksiniz:

1- Bildiğiniz gibi, “Yetenek Sizsiniz” adlı programda, “onların zor günlerinde” jüri üyesi olarak bulundum.

2-Benim için gerçekten de ilgi çekici bir gözlem olacağını düşünüyordum ki, öyle de oldu.

3- Evet. İyi bir gözlem oldu çünkü bu sâyede bu ülkede estetiğin, san’âtın, edebiyâtın ve insân rûhuna hitâb edenlerin değil ahmak yığınlarına hitâb edenlerin güç kazanacağını hep birlikte görmüş olduk.

4- Bir juri düşünün ki, bir kimsenin san’ât veyâhûd kâbiliyet yönünden üstünlüğünü kitlelerin alkışlarına göre belirlesin.

5- İşte halk, bu popülist döngü ile ahmaklaştırılmaktadır.

6- Ahmakların zevklerine hitâb etmek, sistemin sözde “aydınlanmış” (illuminated) esâs sâhiblerini ya’nî robotlaştırıcıları güçlendirirken, toplumları ise aylık maaşlarına (samanlarına) bağımlı çiftlik hayvanları hâline getirmektedir.

7- Ahmaklara hitâb etmek sizi maddî olarak zengin kılar. Fakât esâs zenginlik, erdemlice bir hayât sürmekten başka hîçbir şey değildir.

8- Erdemli kalabilenlere selâm olsun.

9- Buradan sistemin sözde sâhiblerine yani sözde “aydınlanmışlara” sesleniyorum: Siz çoksunuz fakât biz haklıyız.

Nasıl ama? Tabii bu arada hesabı hackleyenin ifade biçimi de bi alem, o nasıl bir dil öyle? Fe û lün, mef û lü, fe i lâ tün? Dil bir yana da, asıl önemlisi içerik malum. Sosyal medyada pek bir beğenildi yazılanlar. Anladığım kadarıyla ben de beğendim, yani az daha sade yazsaymış daha da beğenirdim ama kısmet artık.

Her neyse.. böyle bir medya eleştirisine rastlamak bile insana iyi geliyor. Aslında yapılanın tam bir medya eleştirisi olmadığı da söylenebilir. Daha çok, medyanın popüler kültürü sağlı sollu dövüp, sonra onu acile yetiştirme hikayesini program yapma sürecini ve sonucunu yerden yere vurma gibi bir şey. 

Güzel olmuş, ben beğendim.

Bir de şöyle bir şey daha var, tadından yenmiyor, çok daha eğlencel.

 

Bilemedim notu: Galiba benim blog hesabı da hacklendi, yazılanlar bana ait olabilir de, olmayabilir de.. Şimdi kendimle kınuştum, salak salak konuşma hepsi senin marifetin dedi. Bilemedim, bitiremedim yahu yazıyı.. 

23 10 2014

Beynimizin %90'ı ne işe yarıyor?

Öylesine yazıyorum, kafa boşaltmak için.

Ay aman çok mu doluydu kafan notu: Meh.

Diyelim ki çok ama çok uzak bir galakside büyük bir uygarlık var. Bilimde, teknolojide, tıpta ve daha birçok şeyde aşmış canlılar bunlar. Neye benzedikleri çok önemli değil ama ben insanlara biraz benzediklerini düşünmek istiyorum. Belki fazladan birkaç gözleri ya da elleri falan olabilir. Gerçekten, hiç önemli değil.

Bu canlılar o kadar gelişiyorlar, o kadar gelişiyorlar ki.. sonunda ürettikleri bilgiyi, yapıp ettikleri her şeyi ve hatta bazı mucizeleri koyacak yer bulamıyorlar. Bilgisayarlar, türlü çeşitli depolama alanları fayda etmiyor. Çünkü bilgi çok fazla ama yer çok az.

Şimdi burada bir mola verip canım bi tanem Battlestar Galactica’yı özlem ve minnetle anıyorum. Evet, elbette böyle bir güzellikten esinleneceğim: Bu canlılar robotlar yapıyorlar. Zaten yaptıkları ve tepe tepe kullandıkları robotlardan daha farklı robotlar yapıyorlar ve adını da insan koyuyorlar. Sonra bu insan evladına, uygun ve gözlerden uzak bir yuva buluyorlar, o da bizim Dünya’mız. Tamam, buraya kadar ilginç bi durum yok. Ama belki bundan sonrası ilginizi çeker.

Bizler, beyinlerimizin %10 kadarını kullanabiliyormuşuz. Tamam bunun bir mit olduğu kanıtlanmış galiba ama, zerre önemli değil, çünkü ben mit kısmıyla ilgileniyorm. Evet. Yani, geriye kalan %90’ın ne işe yaradığı meçhul, buradan devam edelim, bağzı mitler güzeldir. 

Beyin zaten acayip bir organ. Kapasitesi hakkında bi ton şey söyleniyor ama sanırım en kayda değeri, kayıt alanının çok fazla olması. Alıyor, işliyor, ayırıyor, kaydediyor, gerektiğinde bulup çıkarıyor ya da uykuya yatırıyor. Hatta bazen siliyor vs vs. İşte bu muazzam organın (ki buna artık makine diyebilirim) işte bu muazzam makinenin %90’ı anladığım kadarıyla bekliyor öyle. Ya da biz öyle sanıyoruz? Belki de tıka basa dolu o %90?

Belki de bizler, o devasa uygarlığın bilgilerini depoladıkları makineleriz. Hayır şunu demiş olabilirler: “Tamam, bu robotlara yaşadıklarını sanmaları ve yaşam belirtilerini sürdürmeleri için %10 yeter de artar bile. Geriye kalan bizimdir, olee!”

Böylece bizler birer depolama alanı olarak sağlam bir işe yaradığımızı bilmeden kendi yağımızda kavrulup gidiyoruz. Öyle çok kontrol edildiğimiz de yok. Üreyebiliyoruz ve depolamamız gereken her ne varsa, bizlere bi takım dalgalarla yollanıp duruyor. İnsan çok, yer çok ve o dev uygarlığın artık kafası rahat. Bilgileri bizler de kuşaktan kuşağa aktarıyoruz hiç haberimiz olmadan. Eğer bir gün coşup kendimizi toptan yok etmeye kalkarsak, yaratıcılarımız bir çaresine bakarlar artık. Yazık günah onca emeğe ve depolanan bilgiye.

Peki neden insan bu kadar salak derseniz, neden birbirini kesmenin her gün yeni bir yolunu buluyor derseniz, neden aklı başında robotlar gibi sakin sakin yaşamıyor da, yaratıcısının amacını riske atacak işler yapıyor deseniz, ben de size işte o %10’un marifetidir bunlar derim. Çünkü kontrolü tamamiyle bizlere, insan makinesine bırakılan o beyin parçası, belki de omuzlarında taşıdığı muhteşem yük altında eziliyordur derim. Belki de, arada bir %90’dan diğer %10’a sızıntı falan oluyordur? Belki gaipten duyulan sesler, ilhamlar ve içe doğmaların sebebi hikmeti budur. Ya da muazzam buluşların, hayal gücünün?

Bu alemde ne işe yaradığımızı düşünürken (evet arada bir düşünüyorum böyle saf saf) aklıma geldi, belki daha önce başkalarının da aklına gelmiştir, bilemiyorum. Belki de benim kafada bir kaçak var. Hahaa bu daha güzel oldu şimdi, şeye benzedi hatta: “Delirmeden önceki son sözler!”

17 10 2014

Perihan Mağden ve hepimizin cehennemi

Perihan Mağden ne yazmış öyle? Tamamını okuyana kadar birkaç kere bırakmak zorunda kaldım. Hayır, duyar abidesi falan değilim, yazıyla kapışmaya başladım sadece. O bir söylüyorsa ben iki söylenmeye başladım ve sonunda sinirlerim bozuldu, bıraktım.

Yazı burada, okumak istersiniz belki.

Münevver’in takma uzun tırnakları varmış, fakir bir kızmış, Bebek’lerde takılıyormuş. Cem ise bir garip oğlan. Yurtdışında o memleket senin bu memleket benim dolaşıp durmuş daha yaşı on yedi olmadan. Nereden bilsin anlasın bizim memleketin hallerini? Uyamamış, sığışamamış. Yani çok sevdim çok kıskandım öldürdüm kalıbına gayet güzel uymuş ama, o nasıl olmuş artık bilemiyorum.

Yazı özetlenecek gibi değil.

En iyisi ben bu yazıdan ne anladığımı söyleyeyim..

Bizim memlekette her durumda genç kızlar, kadınlar öldürülür. Her durumda, her şartta illa ki bir neden, bir bahane bulunur. Kız güzeldir, kız erkeği parmağında oynatır, ona hakaret bile eder, misal “sen erkek misin?” diye. Erkek de ERKEK olduğunu ispatla yükümlü olduğu için pek tabii ki, kızı öldürür.

Bizim memlekette eğer bir kadın, kendi çevresi dışında bir hayat özlemi duyuyorsa, kendi sosyal sınıfının takıldığı yerlerin dışında takılmak istiyorsa, fakirse ama fakirliğinin çerçevesine sığmıyorsa, bir erkekle görüşürken başka bir erkekle mesajlaşıyorsa, bunları yaparken yaşı daha on yedi ise.. hayır yaşın başın hiç önemi yok, hakkı ölüm olabilir.

Ancak eğer bu genç kızın katili de on yedi yaşındaysa, işte bunun psikolojik açıdan önemi vardır. O yaşta hangi delikanlının aklı birkaç karış havada değildir ki? Deli-kan diye boşuna mı söylemişler?

Ah ne diyeceğimi de bilemiyorum ki. Münevver’in ailesinin intikama doymamasına ne demeli peki? Ne yaptı da bu insanlar intikama doyamadı? Parçalara ayrılmış kızlarının davasının peşini bırakmadılar, ondan olabilir mi acaba? Katili yakalansın, cezasını çeksin istediler bildiğim kadarıyla.

Eğer Cem Garipoğlu akıl hastası idiyse, yeri yine kilitlerin arkası olurdu. Bu konuda bilgim olmadığı için uzatmak istemiyorum. Ancak öyle tedavi görürdü üç beş yıl, çıkardı diye bi şey var mı, onu da aklım pek almıyor.

Perihan Mağden’in yazısı bizim memleketteki kadın cinayetlerini pamuklara saran ifadelerle dolu. Bahanelerle, ama’larla, ve fakat’larla dolu. Ne söylemiş, neden böyle bir yazı yazmış zerre anlamadım. Çok acayip, çok acı, çok kötü. İç acıtacak kadar kötü.

Annelerle empati yapmasının da bir anlamı yok. Hakikaten yok. Adalet empatiyle tecelli eden bir şey olmamalı çünkü. Nasıl intikam hissiyle herkesin kendi adaletini sağlayacağı bir düzen cehennem gibi bir şey olursa, katillerin annelerinin duygularına empati yaparak, bir anne bağışlayıcılığıyla adalet arayışı da cehennem olur. Hepimizin cehennemi olur.

Yazı da cehennem gibi zaten.

19 09 2014

Bu reklamı izleyenler ne yapsın?

Pedagoji Derneği Koton yetkililerine bir mektup yazmış. Şuradan okuyabilirsiniz. Ben mevzuyu kendimce özetleyeyim önce.. elbette sondan başlayarak.

Koton yetkilileri bir açıklama yapmışlar ve ay pardon yahu tamam yani beğenmediyseniz sloganı kaldıralım ama yani neyse, ne vardı bu kadar tantana edecek anlamadık gibi bi şeyler söylemişler. Kaldırdıkları reklam sloganı: “Moda neyse onu giyerim”

Sanki mevzu sloganı kaldırmakla bitiyor. Mevzunun görsel hali de şudur, ya sabır deyip izleyin bi ara.

Şimdi bu reklamı izleyen çoluk çocuk ne anladı? Ne anlaması, neyi kavraması, neyin o taze beynine en utanılası anahtar kelimelerle kodlanması istendi? Reklam filminde sanki büyümüş de küçülmüş gibi gösterilen çocukların, hem de büyürken olabilecek en gıcık insan evladına dönüşmüşken, ne amaçlandı, ne gözetildi de bu film iftiharla servis edildi?

Pedagoji Derneği gayet kibar anlatmış ama ben de bi şeyler söylemek istiyorum, özellikle kız çocuklarının sanki yetişkin bir kadınmış gibi allanıp pullanmasına edecek çok sözüm olacak.

Memleket sapık cennetine döndü, farkında mısınız? Hani ayıp olur diye sübyancı demiyoruz da mevzuyu çocuk gelinler sorunsalı diye paketliyoruz ya? Hani el kadar çocuklar kazık kadar adamlara peşkeş çekiliyor ya? Hani daha bildiğiniz çocuk olan kızları bunlar erkekleri tahrik etmeye başlayacak yaşa gelmiş canııım diyerek kat kat örtülerin altına ve eve kapatmaya meyilli yaşam düşmanı çok ama çok insan var ya? Hah işte tüm bu çarpıklıkların orta yerine, bildiğiniz çocuk olan çocukları, boyayarak, süsleyerek ve yaşlarına temiz bir on yaş ekleyerek atmanın ne manası var?

Sizin reklamınızı izleyen anne babalar ne yapsın peki? Ne yapmalarını öngörmüştünüz? Salak mı bu insanlar? Tahmin ettiğiniz kadar salaklar mı, hakikaten merakımdan soruyorum? Ne yani, reklamı izleyip yani evet hakikaten bizim oğlan da böyle herkeşlere benzemesin ayol bi tarzı olsun bey sana diyorum kalk alışverişe gidiyoruz mu diyeceklerdi? Ya da, hanım bizim kıza yazan var mı bu aralar, pek bi mahzun dolanıyor ortalıkta gidip şu herkeslerde olmayan kılık kıyafetlerden mi alsak ne yapsak mı diyeceklerdi?

En vahim zararı çocuklara verdiğinizi aslında gayet iyi biliyorsunuz.

Bilerek kafalarına “tarz” sokuyorsunuz, “moda” sokuyorsunuz. Arkadaşlık, dostluk, paylaşım değil, “farklı görün de nasıl görünürsen görün” sokuyorsunuz. Çünkü farklı olmak öyle kolay iş değil, ama farklı görünmek kolay.

Sloganı kaldırmak yetmiyor, reklamın kötüsü de oluyor ve bence Pedagoji Derneği’nin mektubunu hedef kitlenize yayınlamanız gerekiyor. Yanlış bir iş yaptık, sebebi de bunlar bunlar diye.

18 09 2014

Lady Gaga ile çöken ahlak

Lady Gaga giyin ve gel burası Müslüman bi ülke dedi, uğraştı didindi ama kadın gelip sahnede soyundu. Niran Ünsal’ın emekleri boşa gitti. Sadece o mu, muhtemeldir ki sersefil olmak için Lady Gaga’nın Türkiye sınırlarında soyunmasını bekleyen ar ahlak namusumuz da heder oldu gitti.

Kliplerdeki çıplaklıkla zaten ufak ufak yol hazırlığı yapmaya başlamıştı bizim ahlak. Özellikle gençlerin ahlakı, gördükleri her nevi edepsizliğe aslanlar gibi direnirken bir bu çıplaklık hadisesine direnemiyorlardı. Ahlak zaten böyle bi şeydir gençler, hak ararken öldürülürsünüz kılını kıpırdatmaz, hapislerde çürürsünüz dönüp de bakmaz ne oluyor diye, hırsızı yolsuzu geleceğinizi hamuduyla yutar ama sesi soluğu çıkmaz, ancak, kadın memesi görünce yerle yeksan olur, telef olur.

Niran Ünsal da memleket muhafazakar ikliminin tatlı melteminde serbest salınıma başlamış, hayırlı uğurlu olsun. Ülkesindeki meslektaşlarının hal ve gidişatlarına başöğretmen edasıyla parmak salladığı yetmemiş, sıra Lady Gaga’nın nerede nasıl giyineceğine gelmiş. Kadın da gelip sahnede soyunmuş. (Tam burada çok fena bi gülme tutuyor beni ama bilmem ki nasıl anlatsam.)

Galiba benim bu “Müslüman” memlekette, kalan ömrümdeki tek sloganım devasa bir SANA NE!! Olacak. Başka hiçbir şey söylemesem, tek bir yorum yapmasam, aklıma dilime geleni seslendirmesem, yazmasam bile, sadece ve sadece çıkıp SANA NE desem, yeter. Hatta bazı durumlarda iki ünlem işareti de artar bile.

Dolayısıyla, Niran Ünsal özelinde, insanların nerede ne giyineceğine, ne çıkaracağına, ne söyleyip neye susacaklarına karışmayı vazife edinen had bilmezlere SANA NE demek istiyorum. Sen ne istersen onu yap, ister giyin ister soyun, ama lütfen sınırlarını bil. O sınırları muktedirin dayattığı değer yargılarının menzilinde parça pinçik etme, eleğe döndürme.

Bence şunu da unutma, Lady Gaga’nın sahnede giyindikleri ya da çıkardıkları ile sallanacak ahlak zaten pek matah bi şey değildir. Asıl sallantı, güç rüzgarlarının önüne katılıp tepe sersemi olunursa yaşanır. Beyin çorbaya döner maazallah.

 

Ayrıca, bu nedir?:

Yine dev bir SANA NE’yi mi hak ediyor, yoksa daha kapsamlı bir eleştiri mi gerekiyor? Cinsel tercih nedir hem? Adam ya da kadın, bi sabah kalkıp, tamam yahu buraya kadar artık ben farklı bir cinsiyeti mi tercih ediyorum diyorlar sanıyorsun? Hadi bunu da geç, o “git evinde yaşa” dayatması nedir? Sana mı soracak bu insanlar neyi nerede yaşayacaklarını? Nasıl bir durumdan vazife çıkarma aşkı, böyle bir şeyi söyletebiliyor?

Ha normal şartlarda söylenilen bu sözlerin kale alınacak bi tarafı yoktur, ben de kabul ediyorum ancak, hep söylüyorum, şartlar normal değil ve bu, insanların yaşam tarzlarına müdahale faşizmi, her nereden beslenirse beslensin, nereden destek alırsa alsın, görmezden gelinemez, illa ki hakkında iki satır konuşmak gerekir.

Hiç olmazsa, kısaca bir  SANA NE denir. Belki o beyinler külliyen çorbaya dönmeden ulaşmak dileğiyle.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...